Aziz Dağtekin Yazdı
Ev alıyoruz, araba alıyoruz, arsa alıyoruz, servet biriktiriyoruz. Üç günlük tatil için haftalarca araştırma yapıyoruz. Peki, bir gün mutlaka gideceğimiz ahiret için ne yapıyoruz?
İnsanoğlu tuhaf bir varlık.
Bir ev alacak, aylarca araştırıyor. Hangi mahallede olacak, kaç metrekare olacak, güneş hangi cepheden vuracak, tapusu temiz mi, binası sağlam mı? Bir araba alacak, motorundan kaportasına, yakıtından ikinci el değerine kadar her ayrıntıyı inceliyor.
Üç günlük tatile çıkacak, otel yorumlarını okuyor. Denizi nasıl, yemekleri güzel mi, odası geniş mi, havuzu temiz mi? Birkaç gece kalacağı oteli seçmek için günlerce kafa yoruyor.
Peki, insanın asıl yolculuğu için yaptığı hazırlık ne kadar?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Üç gün kalacağı oteli araştıran insan, ebedî kalacağı yeri neden bu kadar az düşünüyor?
Ev alıyoruz, araba alıyoruz, dükkan açıyoruz, tarla alıyoruz. Yetmiyor, bir ev daha, bir arsa daha, bir dükkan daha istiyoruz. Kazandıkça gözümüz büyüyor, büyüdükçe daha fazlasına ihtiyaç duyuyoruz.
Bir türlü doymuyoruz.
Çünkü mesele artık ihtiyaç olmaktan çıkıyor, hırsa dönüşüyor. Sahip olmak yetmiyor, başkasından daha fazlasına sahip olmak istiyoruz. Kazanmak yetmiyor, daha çok kazanmak istiyoruz. Makam yetmiyor, daha yüksek makam istiyoruz. Güç yetmiyor, daha fazla güç istiyoruz.
Peki, bütün bunların sonu neresi?
Bir gün Azrail kapıyı çaldığında, tapudaki isim silinmese bile evdeki varlığımız silinecek. Araba garajda kalacak, dükkan kepenk açacak ama biz orada olmayacağız. Tarlalar sürülecek, hesaplar yapılacak, servetler paylaşılacak.
Dünya bizim için dönmeye devam edecek ama biz dünyadan ayrılmış olacağız.
İnsanın en büyük yanılgısı da burada: Sanki hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamak!
Oysa ölüm, başkasının başına gelen bir olay değil. Herkesin sırasını beklediği kaçınılmaz bir gerçek.
Herkes öleceğini biliyor ama çok az insan, gerçekten ölecekmiş gibi yaşıyor.
***
Peki, bu doyumsuzluk neden?
Bir düşünün…
Bir insanın kaç evi olabilir? Kaç arabaya binebilir? Aynı anda kaç dükkânda oturabilir? Kaç sofradan yemek yiyebilir? Kaç yatakta uyuyabilir?
İhtiyaç bellidir. Fakat ihtirasın sınırı yoktur.
İnsan bazen sahip olduklarıyla huzur bulmak yerine, sahip olamadıklarının esiri oluyor. Elindekinin kıymetini bilmiyor, gözünü başkasının cebine dikiyor. Kendi nimetini görmek yerine başkasının servetini sayıyor.
Sonra da buna başarı diyor.
Oysa başarı sadece ne kadar kazandığınla ölçülmez. Nasıl kazandığınla da ölçülür.
Biriktirdiğin servetin içinde yetimin hakkı varsa ne olacak? Aldığın malın içinde tüyü bitmemiş yetimin payı varsa ne olacak? Kazandığın paranın arkasında bir başkasının gözyaşı, bir ailenin mağduriyeti, bir milletin kaybı varsa o servetin sana ne faydası olacak?
İşte burada durup sormak gerekiyor:
Bu kadar yolsuzluk, bu kadar hırs, bu kadar kamu malına göz dikme, bu kadar beytülmalin hakkına girme… Hepsi üç günlük dünya için mi?
Bir makam uğruna kaç insanın hakkı yeniyor? Bir ihale uğruna hangi vicdanlar susturuluyor? Biraz daha zengin olmak için hangi değerler gözden çıkarılıyor?
Kamu malı dediğimiz şey, birilerinin babasının mirası değil. Milletin ortak hakkıdır. İçinde emeklinin alın teri, işçinin emeği, çiftçinin vergisi, esnafın kazancı, yetimin hakkı vardır.
Beytülmal, kişisel servet değildir.
Devletin imkânları, şahsi çıkarların aracı değildir.
Milletin emaneti, kimsenin özel kasası değildir.
Bunu anlamak için uzun uzun kitap okumaya da gerek yok. Biraz vicdan, biraz adalet duygusu, biraz da ölüm gerçeğini hatırlamak yeterli.
Çünkü insanın bu dünyadan götüreceği şey, geride bıraktığı malın miktarı değil; nasıl yaşadığı, hangi hakları gözettiği ve nasıl bir iz bıraktığıdır.
***
Ahireti hiç düşündünüz mü?
Şimdi kendimize birkaç soru soralım.
Yarın öleceğimizi bilsek bugün yaptıklarımızın kaçını yapmaya devam ederdik?
Bir insanın hakkını yerken, bir kamu kaynağını kendi çıkarımıza kullanırken, haksız kazanç sağlarken bir an olsun hesap gününü düşünsek elimiz yine aynı yere uzanır mıydı?
Bir makamın, bir ihalenin, bir servetin uğruna kul hakkına girerken, bir gün bütün hesapların önümüze konulacağını hatırlasak bu kadar rahat davranabilir miydik?
Elbette herkesin hesabı kendisine. Kimsenin ahiretteki hükmünü biz veremeyiz. Fakat insanın kendisine sorması gereken sorular var.
Ben bu dünyada neyin peşindeyim?
Daha çok kazanmanın mı, daha doğru yaşamanın mı?
Daha büyük bir evin mi, daha temiz bir vicdanın mı?
Daha yüksek bir makamın mı, daha sağlam bir ahlakın mı?
Daha kalın bir cüzdanın mı, daha hafif bir kul hakkı yükünün mü?
Çünkü ahiret hazırlığı yalnızca sözle, görüntüyle, gösterişle olmaz. İnsanın inancı, davranışına yansımadığında ortada ciddi bir çelişki vardır.
Dürüstlükten söz edip haksızlık yapmak, adaletten söz edip ayrıcalık aramak, kul hakkından söz edip başkasının hakkına girmek…
Bunların hangisi vicdanla bağdaşır?
İbadet elbette kıymetlidir. Ancak ahlak, adalet, emanet ve kul hakkı da insanın sorumluluğunun ayrılmaz parçalarıdır.
İnsan hem Allah’a karşı sorumluluğunu hem de insanlara karşı yükümlülüklerini düşünmek zorundadır.
***
Mal kalacak, hesap kalacak!
İnsanoğlu, ömrünü servetini büyütmeye harcıyor. Bazen de o serveti büyütürken ömrünü, ailesini, dostluklarını, huzurunu ve vicdanını tüketiyor.
Sonra bir gün hayatın son perdesi kapanıyor.
Ardından birileri evin anahtarını alıyor. Birileri dükkânın hesabını devralıyor. Birileri arabayı kullanıyor. Birileri tarlayı ekiyor. Birileri yıllarca biriktirilen servetin nasıl paylaşılacağını konuşuyor.
Dünya, yeni sahipleriyle yoluna devam ediyor.
Peki ya insan?
İşte asıl mesele bu soruda gizli.
Ölüm, insanın malını değil, malıyla kurduğu ilişkinin gerçek yüzünü ortaya çıkarıyor. Çünkü mesele mal sahibi olmak değil; malın kölesi olmamak. Mesele zengin olmak değil; zenginleşirken insanlığını kaybetmemek. Mesele makam sahibi olmak değil; makamın hakkını verebilmek.
Üstelik ahireti düşünmek, dünyayı terk etmek demek de değildir. Çalışacağız, üreteceğiz, ev alacağız, iş kuracağız, ailemizin geleceğini güvence altına alacağız. Bunların hiçbirinde başlı başına bir yanlış yok.
Yanlış olan, dünya için her şeyi göze alıp hak ve hukuku unutmak.
Yanlış olan, daha fazla kazanmak uğruna helali haramı birbirine karıştırmak.
Yanlış olan, geçici bir menfaat uğruna ebedî bir sorumluluğu görmezden gelmek.
Ve en acısı, insanın bir gün öleceğini bilmesine rağmen hiç ölmeyecekmiş gibi başkasının hakkına göz dikmesi.
***
Son bir soru…
Diyelim ki bütün istediklerinizi aldınız.
En güzel ev sizin. En lüks araba sizin. En büyük dükkân sizin. En verimli tarla sizin. Hesaplarınız dolu, kasanız dolu, servetiniz yerinde.
Peki, vicdanınız rahat mı?
Kazandıklarınızın hesabını verebileceğinize inanıyor musunuz?
Geride bıraktığınız insanlara, hakkını yediğiniz kişilere, mağdur ettiğiniz ailelere, milletin emanetine karşı sorumluluğunuzu yerine getirdiğinizi söyleyebiliyor musunuz?
Bir gün bütün unvanlarınızın, makamlarınızın ve dünyevi gücünüzün geride kalacağını hiç düşündünüz mü?
Bu kadar yolsuzluk, bu kadar haksız kazanç, bu kadar beytülmalin talanı gerçekten üç günlük dünya için mi?
Biraz daha servet, biraz daha güç, biraz daha itibar uğruna insanın ahiretini riske atmasının mantığı ne?
İnsan, birkaç gecelik tatili için otel seçerken gösterdiği özeni, ebedî hayatı için neden göstermiyor?
Belki de asıl yoksulluk cebin boş olması değil, gözün doymaması ve vicdanın susmasıdır.
Belki de asıl zenginlik, kaç evin olduğu değil, kaç insanın hakkını koruduğundur.
Belki de asıl miras, çocuklarına bıraktığın servet değil, onlara öğrettiğin dürüstlüktür.
Unutmayalım! Dünya için çalışmak ayıp değil. Dünyaya aldanmak, dünya uğruna başkasının hakkını çiğnemek ve ölüm gerçeğini unutmak asıl mesele.
Çünkü bir gün herkes kendi yolculuğuna çıkacak.
Ev burada kalacak.
Araba burada kalacak.
Dükkan burada kalacak.
Servet burada kalacak.
Makam, unvan, şöhret burada kalacak.
İnsanın bu dünyada ne biriktirdiğinden çok, o birikimi nasıl elde ettiği ve nasıl bir insan olarak yaşadığı önem kazanacak.
Öyleyse sormak gerekiyor: Üç günlük dünya için bu kadar doyumsuzuz da ebedi hayatımız için neden bu kadar hazırlıksızız?
Ve daha önemlisi…
Bir gün huzuruna çıkacağımız hesabı hiç düşündük mü?
Ekonet Haber Taraftar Değil Haberciyiz