Aziz Dağtekin Yazdı
Siyaset rakamları güzelleştirme sanatı değildir.
Siyaset, insanın derdini duyma sanatıdır.
Ekonomi yönetiyorsunuz.
Enflasyon düşecek diyorsunuz.
Faizleri yükseltiyorsunuz.
Vergileri artırıyorsunuz.
Harçları artırıyorsunuz.
Bütçe disiplininden söz ediyorsunuz.
Bütün bunların ekonomi yönetimi açısından gerekçeleri olabilir.
Peki vatandaş?
Vatandaş ne durumda?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü ekonomi tabloların üzerinde değil, mutfakta yaşanıyor.
Bir ülkenin ekonomisini yalnızca enflasyon oranıyla, faizle, bütçe açığıyla ya da büyüme rakamlarıyla okumak eksik okumaktır.
Çünkü her rakamın arkasında bir insan vardır.
Enflasyon oranının arkasında emekli vardır.
Faiz oranının arkasında esnaf vardır.
Vergi oranının arkasında vatandaş vardır.
Yakıt fiyatının arkasında nakliyeci vardır.
Üretim maliyetinin arkasında çiftçi ve sanayici vardır.
Ve bütün bu rakamların sonunda hayatını sürdürmeye çalışan bir insan vardır.
EMEKLİ MAAŞINI ALDIĞI GÜN HESAP YAPIYOR
Emekliye bakın…
Yıllarca çalışmış, prim ödemiş, ülkenin yükünü taşımış insan bugün ay sonunu getirmeye çalışıyor.
Kira mı?
Başlı başına mesele.
Pazar mı?
Ayrı bir mesele.
Market mi?
Ateş pahası.
Emekli maaşını aldığı gün hesap yapıyor:
“Kiraya ne kadar?”
“Faturaya ne kadar?”
“Mutfağa ne kadar?”
“İlaç, ulaşım, diğer ihtiyaçlara ne kalacak?”
Sonra ortaya acı bir gerçek çıkıyor:
Maaş bitiyor, ay bitmiyor.
Asgari ücretlinin durumu farklı mı?
Değil.
O da aynı hesabın içinde.
Ayın son haftasına gelince cüzdan susuyor.
Kart konuşuyor.
Borç konuşuyor.
Taksit konuşuyor.
Sonra çıkıp “ekonomik program başarıyla uygulanıyor” deniliyor.
İyi de…
Bu başarı vatandaşın sofrasına ne zaman oturacak?
ESNAF CAN ÇEKİŞİYOR
Sokağa çıkın.
Çarşıya gidin.
Dükkanlara bakın.
Esnafın tamamını aynı kefeye koymak elbette doğru değil.
Ama bir gerçek var:
Birçok esnaf gerçekten can çekişiyor.
Kira yüksek.
Elektrik yüksek.
Personel maliyeti yüksek.
Vergi yüksek.
Finansman maliyeti yüksek.
Müşterinin alım gücü düşük.
Esnaf ne yapsın?
Mal alacak, para yok.
Kredi kullanacak, faiz yüksek.
Satacak, müşteri yok.
Kepenk açıyor ama siftah yapamıyor.
Üstelik dürüst esnafla fırsatçıyı da birbirinden ayırmak gerekiyor.
Çünkü ekonomik sıkıntı, bazıları için ayakta kalma mücadelesiyken bazıları için fırsata dönüşebiliyor.
Stokçuluk yapanlar…
Malı depoda tutup fiyatın yükselmesini bekleyenler…
Vatandaşın zorunlu ihtiyacını fırsata çevirenler…
İşte burada devletin denetim gücü devreye girmelidir.
Serbest piyasa, başıboş piyasa değildir.
Devletin görevi her fiyatı belirlemek değildir.
Ama görevi, kuralları koymak ve o kuralların herkes için geçerli olmasını sağlamaktır.
Çünkü denetim yoksa güçlü olan kazanır.
Fırsatçı kazanır.
Stokçu kazanır.
Ama kaybeden kim olur?
Vatandaş.
NAKLİYECİ YOLDA, ÜRETİCİ TENCEREDE EZİLİYOR
Bir de nakliyeciye bakın.
Mazot pahalı.
Araç pahalı.
Yedek parça pahalı.
Bakım pahalı.
Sigorta pahalı.
Köprü, otoyol, lastik, vergi…
Hepsi ayrı maliyet.
Nakliyeci malı taşıyor.
Ama kazancının önemli bölümü yolda eriyor.
Sonra bu maliyet zincirin tamamına yansıyor.
Nakliye pahalanıyor.
Üreticinin maliyeti artıyor.
Toptancının maliyeti artıyor.
Esnafın maliyeti artıyor.
Sonunda vatandaş markete gidiyor ve aynı ürünün fiyatına şaşırıyor.
İşte ekonominin birbirinden kopuk rakamların toplamı olmadığını burada görüyorsunuz.
Ekonomi, birbirine bağlı hayatların toplamıdır.
RAKAMLAR İYİLEŞİRKEN HAYAT KÖTÜLEŞİYORSA…
Kimse yanlış anlamasın.
Enflasyonla mücadele edilmesin demiyoruz.
Tam tersine…
Enflasyonla mücadele şart.
Bütçe disiplini şart.
Savurganlığın önüne geçmek şart.
Kamu kaynaklarının doğru kullanılması şart.
Fakat bütün bunları yaparken vatandaşın dayanma kapasitesini de hesaba katmak şart.
Çünkü ekonomik programların bir de sosyal faturası vardır.
O faturayı kim ödeyecek?
Emekli mi?
Asgari ücretli mi?
Esnaf mı?
Çiftçi mi?
Nakliyeci mi?
Sanayici mi?
Yoksa hep birlikte mi?
Asıl tartışılması gereken soru budur:
Ekonomik mücadelenin maliyeti nasıl dağıtılıyor?
Çünkü fedakârlık kaçınılmaz olabilir.
Ama fedakârlığın adil paylaşılması zorunludur.
Vatandaş kemer sıkarken, rant ekonomisinin de aynı ölçüde denetlenmesi gerekir.
Ücretlinin gelirini kuruşuna kadar hesaplayan sistem, kaynağı belirsiz milyonların da hesabını sormalıdır.
Bu bir sınıf meselesi değildir.
Bu, hukuk devletinin temel prensibidir:
Gelirin kaynağına bakmak.
VATANDAŞ KEMER SIKARKEN RANT NEREDE?
Tam burada ekonominin başka bir yüzü karşımıza çıkıyor:
Rant.
Fırsatçılık.
Stokçuluk.
Kayıt dışı ekonomi.
Haksız kazanç.
Sahtecilik.
Kalpazanlık.
Yasa dışı bahis.
Şüpheli para hareketleri…
Haksız yollarla elde edilen servetin yurt dışına aktarılması…
Bunların hiçbiri yalnızca adli veya güvenlik meselesi değildir.
Bunlar aynı zamanda ekonomik adalet meselesidir.
Çünkü devlet bir tarafta işçinin maaşını, esnafın cirosunu, şirketin bilançosunu denetlerken diğer tarafta kayıt dışı zenginleşmenin yollarını kapatamıyorsa, burada yalnızca vergi problemi değil, adalet problemi ortaya çıkar.
Devletin gücü yalnızca vergi toplama kabiliyetiyle ölçülmez.
Asıl güç, kuralları herkese eşit uygulayabilmektir.
Vatandaşa karşı güçlü, haksız kazanca karşı sessiz bir devlet anlayışı adalet üretemez.
YASA DIŞI BAHİS SADECE BİR ASAYİŞ SORUNU DEĞİL
Yasa dışı bahis meselesine yalnızca “bahis oynayanlar” üzerinden bakmak da eksik olur.
Asıl mesele bunun arkasındaki ekonomik organizasyondur.
Para trafiğidir.
Kayıt dışılıktır.
Suç gelirlerinin dolaşımıdır.
Gençlerin ve toplumun zayıf noktalarının ekonomik sömürüye dönüştürülmesidir.
Milyonlarca liranın sistem dışında dolaşması yalnızca vergi kaybı değildir.
Devlet otoritesinin sorgulanmasına da yol açar.
Aynı şekilde sermayenin yurt dışına çıkması ile haksız kazancın yurt dışına kaçırılması da birbirine karıştırılmamalıdır.
Türkiye’nin yatırım yapan, üreten, ihracat gerçekleştiren girişimcilere ihtiyacı vardır.
Meşru sermayeden korkulmamalıdır.
Ama kayıt dışı kazanç, vergi kaçırma, sahtecilik, kara para ve kaynağı açıklanamayan para hareketleri söz konusu olduğunda devletin sorumluluğu başlar.
Ne meşru sermayeyi ürkütmek…
Ne de gayrimeşru servete alan açmak.
Hukuk devletinin yapması gereken tam olarak budur.
SAYIN MEHMET ŞİMŞEK’E SORUYORUM
Sayın Mehmet Şimşek…
Enflasyonla mücadele edeceğiz.
Peki nasıl?
Vatandaşın alım gücünü eriterek mi?
Yüksek faizle esnafın, çiftçinin, sanayicinin ve yatırımcının finansmana ulaşmasını zorlaştırarak mı?
Vergi ve harçları artırarak mı?
Bütçenin yükünü dar gelirlinin sırtına daha fazla bindirerek mi?
Emeklinin maaşı kiraya ve mutfağa yetmezken hangi refahtan söz edeceğiz?
Asgari ücretli ayın sonunu getiremezken hangi satın alma gücünden bahsedeceğiz?
Esnaf siftahsız kepenk kapatırken hangi canlı ekonomiyi anlatacağız?
Nakliyeci mazot hesabı yaparken, çiftçi girdi maliyetleri altında ezilirken, sanayici finansman ararken yalnızca makro göstergelere bakmak yeterli midir?
Ve daha önemlisi…
Vatandaş kemer sıkarken rant ekonomisi ne kadar denetleniyor?
Kayıt dışı servetin kaynağı ne kadar sorgulanıyor?
Fırsatçılıkla ne kadar etkin mücadele ediliyor?
Yasa dışı bahis ağlarının para trafiğine ne kadar nüfuz ediliyor?
Haksız kazancın yurt dışına çıkarılmasının önüne ne kadar geçiliyor?
Bu soruların sorulması ekonomi yönetimine karşı olmak değildir.
Tam tersine…
Ekonomik programın toplumsal meşruiyetini güçlendirecek soruları sormaktır.
MİLLETİN SABRINI SINIRSIZ KAYNAK SANMAYIN
Buraya özellikle dikkat.
Millet sabırlıdır.
Bu ülke krizler gördü.
Enflasyon gördü.
Yokluk gördü.
İşsizlik gördü.
Ekonomik daralma gördü.
Vatandaş çoğu zaman devletiyle birlikte ayakta kalmaya çalıştı.
Ama milletin sabrını da ekonomik programın sınırsız finansman kaynağı zannetmeyin.
Bugün insanların sorduğu soru aslında çok basit:
“Çalışıyorum, neden geçinemiyorum?”
Emekli:
“Ben neden geçinemiyorum?”
Esnaf:
“Ben neden para kazanamıyorum?”
Nakliyeci:
“Ben neden taşıdığım yükten yeterince kazanamıyorum?”
Çiftçi:
“Ben neden ürettiğim ürünün karşılığını alamıyorum?”
Sanayici:
“Ben neden yatırım yaparken bu kadar zorlanıyorum?”
Genç:
“Ben neden geleceğimi göremiyorum?”
Bunların hepsi ekonomi yönetiminin önünde duran gerçek sorulardır.
MESELE TAM DA BURADA DÜĞÜMLENİYOR
Siyaset halka rağmen yapılmaz.
Ekonomi de insanı görmezden gelerek yönetilmez.
Rakamlar elbette önemlidir.
Ama rakamların arkasında insanlar vardır.
Enflasyon oranının arkasında emekli vardır.
Faiz oranının arkasında esnaf vardır.
Vergi oranının arkasında vatandaş vardır.
Yakıt fiyatının arkasında nakliyeci vardır.
Üretim maliyetinin arkasında çiftçi ve sanayici vardır.
Bütün bu insanların hayatı düzelmiyorsa, sadece tabloların düzelmesi yetmez.
Çünkü vatandaş TÜİK tablosuyla değil, pazar filesiyle hayatını ölçüyor.
Vatandaş ekonomik programın başarısını yalnızca grafiklerde değil, markette görmek istiyor.
Kirasını ödeyebildiğinde görmek istiyor.
Çocuğunun okul masrafını karşıladığında görmek istiyor.
Esnaf kepengi açtığında değil, akşam siftahıyla eve dönebildiğinde görmek istiyor.
Emekli maaşını aldığında ayın sonunu da görebildiğinde görmek istiyor.
İşte ekonomik başarının gerçek ölçüsü budur.
EKONOMİ İNSANDIR
Ekonomi sadece faiz değildir.
Ekonomi sadece enflasyon değildir.
Ekonomi sadece bütçe açığı değildir.
Ekonomi sadece grafik değildir.
Ekonomi insandır.
Ekonomi mutfaktır.
Ekonomi pazardır.
Ekonomi kiradır.
Ekonomi ekmektir.
Ekonomi üretimdir.
Ekonomi istihdamdır.
Ekonomi çocuğunun okul masrafını düşünen babadır.
Ekonomi ay sonunu nasıl getireceğini düşünen annedir.
Ekonomi dükkanının kirasını ödemeye çalışan esnaftır.
Ekonomi direksiyon başında günlerce çalışan nakliyecidir.
Bu nedenle ekonomik istikrar gereklidir.
Fiyat istikrarı gereklidir.
Bütçe disiplini gereklidir.
Ama bunların hiçbiri tek başına yeterli değildir.
Bir ekonominin gerçek başarısı yalnızca enflasyonu düşürmesiyle değil;
üreteni korumasıyla,
çalışanı yaşatmasıyla,
esnafa nefes aldırmasıyla,
yatırımcıya güven vermesiyle,
haksız kazanca alan bırakmamasıyla
ve en önemlisi, adalet duygusunu güçlendirmesiyle ölçülür.
Çünkü vatandaşın devlete olan güveni de ekonomik bir değerdir.
Hukukun üstünlüğü de ekonomik bir değerdir.
Öngörülebilirlik de ekonomik bir değerdir.
Adalet de ekonomik bir değerdir.
Bugün mesele yalnızca enflasyonu düşürmek değildir.
Mesele, enflasyonu düşürürken toplumun adalet duygusunu da koruyabilmektir.
Vatandaştan fedakârlık istenebilir.
Ama aynı anda rantın, fırsatçılığın, kayıt dışı servetin ve haksız kazancın üzerine gidilmiyorsa toplumun aklına ister istemez şu soru gelir:
“Fedakârlık neden hep aynı insanların payına düşüyor?”
Bu soru küçümsenecek bir soru değildir.
Çünkü ekonominin nihai ölçüsü bazen enflasyon oranı değil, insanın sisteme duyduğu güvendir.
Devlet herkese aynı mesafede durabiliyorsa güçlüdür.
Herkesten aynı kurala uymasını bekleyebiliyorsa adildir.
Haksız kazancın kaynağına bakabiliyorsa ciddidir.
Vatandaşından fedakârlık isterken, ayrıcalıklı alanlara da aynı fedakârlığı hatırlatabiliyorsa meşrudur.
Aksi halde rakamlar ne kadar güzel görünürse görünsün, sokaktaki soru değişmez:
“Bu ekonomi kimin için düzeliyor?”
Benim itirazım tam da buna…
Ekonomiyi düzeltin.
Ama yalnızca tabloları değil.
Adalet duygusunu da düzeltin.
Çünkü vatandaşın cebini küçültüp haksız kazancı büyüten…
Dürüst çalışanı sıkıştırıp rantçıyı görmeyen…
Vergi verenin hesabını sorup kayıt dışı servetin kaynağını sormayan…
Yasa dışı bahis ağlarına, fırsatçılığa ve ekonomik suçlara karşı yeterince güçlü durmayan bir anlayışın adı ekonomik reform olabilir.
Ama adaletli ekonomi olamaz.
Ve bu nedenle bugün bir kez daha söylüyorum:
BU YOL, YOL DEĞİL!
Yarın kimse, “Bizi uyarmadılar.” demesin.
Ekonet Haber Taraftar Değil Haberciyiz